Beni tanıyan birçok kişi Nina’nın adını mutlaka duymuş, belki de onunla tanışmıştır. Nina’yla 2005’ten beri birlikte yaşıyoruz. Bazen kavgayla bazen sevgiyle geçiyo günlerimiz, ama hep beraberiz, onu hiçbi zaman bırakmadım.
Bunca yıldır yanımda olan insanlara bakıyorum. Hayatlarımız bazen kesişmiş bazen ayrılmış, birçoğu gitmiş, birkaçı kalmış. İnsanları hayatınızdan söküp atmak bazen daha kolay, eğer ki devam edemiyorsak arkadaşlık etmeye…
Nina öyle değil. O kedi bi kere. Derdini anca miyawlayarak anlatabiliyor ya da gırlayarak ya da kuyruk sallayarak… 7 yıllık beraberliğimiz süresince beni ilk defa geçen hafta çok korkuttu. Kendisinin haberi olmadığı kesin. Ama zorlu bir süreç geçiriyoruz şu günlerde. Göğsünden neredeyse patisi büyüklüğünde bir tümör çıktı Nina’nın. Son zamanlardaki huzursuzluğunun belki de sebebi buydu. Ama ben vücudu tepki verene kadar anlamadım derdinin ne olduğunu. Farklı bir sebepten küçücük göğsünü açtığında veterinerimiz gördü ki orada bir madde var. Neyse ki artık gitti…
Şimdi Nina dikişlerini tahrip etmemek için odadan çıkamadığı günler geçiriyor. Kafasında bir plastik var, yemek yemesi, su içmesi zorluyor onu. Ama o bana yine de küs değil. Onu bu durumda bırakmamdan şikayetçi değil. İşten döndüğümde hemen gırlamaya başlıyor sorgusuz ya da gece yattığımızda plastiğin içine soktuğum elimi yalamaktan bıkmıyor.
Düşünüyorum, o benim en yakın dostum. Ne günler geçirdik, ne şehirlerde yaşadık birlikte. Öyle de olacak daha uzun bir süre. Bunları anlatmamın sebebi basit aslında. Eğer bir gün bir hayvan edinmeye karar verirseniz, lütfen onu oyuncak sanmayın. Yanınızda yaşamaya alışan hayvanlarınızı sokağa bırakmayın… Onlar birçok insandan çok daha insan bu dünyada… Bunu unutmayın, unutturmayın… 
cevabı olmayan binlerce sorunun kulaklarımı uğuldatması, her şeye endişeyle yaklaşan ruh halini kovuşturma çabaları ve bir yandan da mutlu olmanın dayanılmaz hafifliği. şizofrene bağlamış hayatların yamacı yamacı gitmek. ne olacağına dair yürütülen fikirleri kabullenememenin yanında terk edememenin verdiği o buruk tat.
bir bilsem neler olacak…
özlediğim sahillermiş, kumsal, biraz bulutlar, güneş, dalga sesleri, sessizlik…
bazen o kadar fazla kaptırıyoruz ki hengamesine hayatın, ne şehir fark ediyor, ne kasaba. aslında çok ara koymuyorum istanbuldan çıkışlarım kaçışlarım arasına. ama her uzaklaştığımda sorgulamalarım beynimde fırıl fırıl. nereye kadar gidebilir ki böylesine bir şehirde yaşam. özlediğim evim, kedim, canim… şehir değil kesinlikle. nesini özleyeceğim ki? boş boş bakan mutsuz insanlarını mı yoksa saygının adını ağzına almamış tavırlarını mı?
her uzaklaştığımda gelen gidesim varları yaşıyorum yine. yarın yine o karmaşaya döneceğimi bilmek, içimi sıkıyor. ama dayan diyorum kendime. gitmek için kalmak zorundasın.. keşke biraz umudum olsaydı şehre dair…

amacıma uygun ilerlemeye çalışıyorum ama bu ülkede bazen sıkılmamak gerçekten insanın elinde olmuyor. nerede yaşadığımı sorgulamadığım bir gün geçmiyor ki rahat durabileyim. kendime farklı bir sabrı öğretiyorum. bazen kaçırdıklarım bazen yakaladıklarım belirliyor ruh halimi, ama genel olarak nötr olmaya çalışıyorum. iyi ya da kötü olarak değerlendirmektense zaman doldurmaya çalışmak gibi bazen geçen saatler. bitse de gitsek modu her zaman içimde oynayan çocuğun ruh hali. yine mi aynı salıncak, yine mi aynı tahteravalli?
Photo: Lunapark by *DianoraVirus
Bazen sadece üzülür insan, bir daha göremeyeceği için…
Annanem bizden ayrılalı bir ayı yeni geçti. Onu göremeyecek olmanın üzüntüsünü yaşıyor olmak bazen bencilce geliyor bana. Varsın bencillik olsun, ben onu çok özlüyorum. Huzur içinde, bizlere son defa sarılarak, sadece kocalarımızı göremediğine üzülerek gidiverdi. Dilekolay, 9o’lı yaşlarını gördü annanem. Belki de Çanakkale Savaşı zamanında doğdu da, hatırlamıyor. Ama Atatürk’ü hatırlıyor mesela, o zamanlardan kalan hatıraları, hep aklındaydı. Onu son görmeye gittiğimizde bile, aklı o kadar yerindeydi ki harçlığımızı sormayı ihmal etmedi.
Annanem pamuk gibiydi. Ellerine dokunmaya çocukluğumdan beri bayılırdım. Böyle tutardım derisini, bıraktığımda hemen gerilmezdi. Yaşlılık ya, kalırdı öyle. Ben de oynar dururdum. Çeyizimizin yarısını o ördü belki de. Örgü konusunda muhteşemdi ki daha kışın başında ördüğü boyunluklar hep üzerimizde. Saftı, öyle düşünürdü, ömründe sigara alkol içmemişti. Mesane kanserine 11 yıl dayandı. Bizleri bırakmamak için… Ama her bayram bir daha görüşemeyeceğini söylemeyi de ihmal etmezdi, her seferinde helalleşirdi.
Bu sefer biliyoruz, annanem bir dahaki bayrama bizimle değil, yani madden yanımızda değil, ama hep izleyeceğinden eminim bizi. Onu ne kadar çok sevdiğimizi bilerek gittiğini biliyorum, gözyaşlarımı tutamasam da… Bu yazıyı sadece onu anmak için, biraz kendimi teskin etmek için yazıyorum..
Huzur içinde yat annanem..
kendi kendimle değil de hayatla, dünyayla olalı ne kadar uzun zaman olmuş, diyiveriyorum kendime. o an farklılaşıyor yine tüm evren. çok uzun zaman değil bu süreçler, hemen biri diğerine dönüşüveriyor. anladığında hafif gülümsemesi arda kalan. yine büyülü kadın vokaller var bu sıra hayatla birlikteliğime eşlik eden. içhuzurumu yansıttığım uzuvlarım, bazen karışıklıkların gölgesinde kalıveriyor işte. ama şu sıra, o süreçlerden birisi değil. bu oldukça hoş. yine de yıldızlara bakabilmeyi, tepemde binadan başka bişeyler görebilmeyi özlüyorum. öyle bi tatmin yok bu şehirde.

Boo! Dergi yeni sayısıyla karşınızda, okuyun okutturun cicim :)
onlarca yazı, günlerin hatırası, ne yapıcam diye düşünürken kopyala yapıştır, text edit ve word sağolsun weeblydeki blogumu kurtarabilmiş bulunuyorum. şimdi bir belge halinde masaüstümde oturuyor cânım sarı etiketiyle. günlerdir bulamadığım huzuru hissediyorum :b
sanırım artık tekrar kolaj yapmaya ve yeni bişeyler öğrenmeye devam edebilirim. öyle ya, geçmişle işim şuan için kalmadı…